DOĞUMUN FİZYOLOJİSİNE SAYGI- Özer,S.

 

Bir şey yapmamayı becerebilmek- Op.Dr. Semra Özer

İstanbul’da bu Nisanda birincisi düzenlenen Doğal Doğum Kongresine katıldım.  Doğumla ilgili, özellikle suda doğumla ilgili her türlü kaynakta adını duyduğum Dr. Michel Odent'i burada dinleme şansı yakaladım. Kendisini daha önce dinlemiş olanlardan tarzının biraz sıkıcı olabileceğini duymuştum. Bense heyecandan tek kelime kaçırmamaya gayret ediyordum. Bir yandan Fransız aksanı nedeniyle anlaşılması benim için iyice zorlaşan İngilizcesi ile onu anlamaya çalışıyor, bir yandan da harıl harıl not alıyordum. Onca senelik tıp eğitiminde teorik olarak öğrendiğimi düşünmüştüm 'Doğumun ana fizyolojik esaslarını'. Ve girdiğim binlerce doğumda pratik olarak gözlemlemiştim sözde… Şimdiyse bu konu gebe Ayşe hanımın anlayacağı kadar basit, Op.Dr. Ayşe hanımın ikna olacağı kadar bilimsel olarak anlatılıyordu ve tek kelime ile büyüleyiciydi. Dr. Odent’in 84 yıllık yaşam tecrübesi yarım saatlik bir sunuma sığamıyordu...

 

Dr. Odent2 ile bir ortak yönümüzü de fark ettim. Bana doğumla ilgili bir şeyler soranları uyarıyorum, işi varsa beni durdursun diye, yoksa saatlerce konuşabilirim. Doğumun mucizevi güzelliğini fark edenlerde bu huy gelişiyormuş anlaşılan.

Kongrede Odent’in konuşmasını sıkıcı ve uzun bulanları gördükten ve başka bazı konuşmalarda bazı görüşlere verilen tepkilerden sonra aklıma gelen  “Müziğin sesini duyamayanlar, dans edenleri deli sanıyor.”3 sözü, kongrede benim hislerimi özetleyen cümle oldu.  Bu konuya yazının sonunda değineceğim.

 

Önce sizinle Dr. Odent in Doğumun Fizyolojisini anlattığı konuşmasını aktarmak isterim.

 

“Vücudun sistemlerinin işleyişini inceleyen bilime FİZYOLOJİ diyoruz. Fizyolojik olarak vücudun işlevleri iki tiptir. Bazı işlevler kontrolümüz altında değildir. Mesela böbreklerimize ya da kalbimize nasıl çalışacaklarını anlatamayız. Onlar bir şekilde işlerini yaparlar. Buna "İSTEMSİZ" (involuntary) işlev denir. Tersine örneğin bilerek ve isteyerek kolunuzu kaldırabilirsiniz. Buna da "İSTEMLİ" (voluntary) işlev denir.

Fizyolojik açıdan bakılırsa doğum "istemsiz" bir olaydır. Yani kontrol edilemez. Ama her istemsiz vücut fonksiyonu gibi “İNHİBİSYONa uğrayabilir”, yani bu işleyiş engellenebilir, baskılanabilir.

Tıpta bir ilacın, bir hormonun ortaya çıkarttığı sonucu engelleyene ANTAGONİST denir. Adrenalin ve oksitosin birbirine antagonisttir. Yani karşıt çalışırlar. Vücut adrenalin salgılarken oksitosin salgılayamaz.

Ne zaman adrenalin salgılanır? Korkunca ve tetikte olma durumunda. Çünkü Adrenalin “savaş ya da kaç” hormonudur. Eğer korktuğunuz gerçekleşirse onunla ya savaşmak zorundasınızdır, ya da ondan süratle kaçmalısınız. Adrenalin sizi bu duruma hazırlayan hormondur.

Ne zaman oksitosin salınır? Sıcak, güvenli, mahrem ortamda salınır. Oksitosin sevgi ve aşk hormonudur. Cinsel ilişkide ve orgazmda salınır, doğumda ve emzirmede rolü büyük olan bir hormondur.

 

 

Doğuma fizyolojik açıdan bakarsak öncelikle

1) involuntary(istemsiz) olduğunu kabul edip müdahale etmemek ve

2) inhibe eden(engelleyen) faktörleri engellemek gerekir.

 

Vücudun ana kontrol merkezi beyindir. Tüm işlevler beyin tarafından gözetlenir ve yönlendirilir. Beyinin üst tabakası NEOKORTEKS, insanı diğer memelilerden ayıran yerdir. Konuşmamız, iletişim yeteneğimiz gibi bizi insan yapan tüm özelliklerimiz Neokorteks’de bulunur.

Doğumu ise ARKAİK BÖLGE, yani ilkel bölge yapar. Doğum bizim ilkel bir işlevimizdir.

Neokortex devreye girdiğinde kendinden alt rütbedeki faaliyetleri durdurur, dolayısıyla düşünülmesi durumunda Neokortex çalıştığı için daha ilkel olan arkaik bölgenin çalışması durur. Yani doğum yapmak için gebe düşünmemelidir!

Doğum yapan kadın unutkandır, dalgındır, abuk subuk davranabilir, kabalaşabilir, saçmalayabilir... Bu Neokortex çalışmıyor demektir.

Neokortex konuşmayla aktive olur. Soru sorduğunuzda otomatik Neokortex çalışır. Cinsel ilişkideki çiftlerden birinin diğerine tam orgazm olmak üzere iken yemekte ne istediğini sorduğunu düşünün. Doğumdaki kadına bir şey sormak da aynısıdır. Doğum yapan kadının en önemli ihtiyacı sessizliktir, mahremiyettir, rahatsız edilmemektir.

Doğum karanlık işidir. Melatonin karanlıkta salınır ve oksitosin salınımını destekler.

Gözlemlendiğinizi hissettiğinizde siz de kendinizi gözlemlersiniz. Bu da Neokortex çalışması demektir. Bu gözlem size sadece bakılması kadar basit, NST cihazına bağlanmak gibi teknik bir şey de olabilir. Birinin sizi gözetlediğini düşünüyorsanız doğumunuz ilerlemez. Yani güzel bir doğum için gebe kendini güvende hissetmeli ama gözlemleniyor hissetmemelidir.İdealize edersek bu durumun prototipi “anne kollarında olmak”tır. Bir bebek annesinin yanında kendini güvende hisseder ama gözetlendiğini düşünmez. Bir ebenin bu prototipte çalışması gerekir. Neden İngilizcede ebeye MidWIFE denir? ( Wife = Karı, Eş, Zevce, Hayat arkadaşı) Ebe bir doğum yoldaşıdır, doğum annesidir! Anadolu’nun çoğu yerinde büyükannelere ve çok kimseye analık yapmış kadınlara EBE denir. Ebe bir doğum hemşiresi değildir. Ebe doğum yapanın destekçisi, koruyucusu, kollayıcısıdır. Onun işi doğumun akıcı, huzurlu ve güvenli olmasını sağlamaktır.

Doğumu yapmak ise kadının işidir. Orada olması gereken sadece iki kişi vardır: Anne ve bebek. Doğuran kadının bedeni kimse karışmazsa işini yapar. Gebenin ıkın, otur, kalk vbtalimatlara ihtiyacı yoktur.

 

Doğum yardımcısı çok basit bir şekilde bir köşede oturup örgü örebilir. Örgü örmek tekrarlayıcı harekettir. Tekrarlayıcı hareket adrenalini düşürür ve adrenalin yüksekliği bulaşıcıdır. Doğumun başlamasını beklerken ör, doğumda bebeği beklerken ör, doğunca plasentayı beklerken ör, ör, ör…

 

Yeni doğan bir bebek annesine ihtiyaç duyar. Bu basit şeyi bile 50 sene önce bilmiyorduk. Ben staj yaparken bir tek kadının bile "ben bebeğimi yanımda istiyorum" dediğini duymadım. Kültürel olarak ebe alır, kordonu keser ve bebeği başkasına verirdi. Oysa hepimizin bildiği “Annenin koruma içgüdüsü” var. Bunun ne olduğunu görmek istiyorsanız yeni doğum yapmış bir hayvandan bebeğini alın! Oysa biz bunu insanlara nesiller boyunca yaptık. Anne bebek bağlanmasını engellemenin büyük etkileri oluyor. Bebeğin kolostrum (ilksüt/ağız) alamamasını etkileri... Emzirmenin başlangıcını bozarsanız uzun sürmesi ve kaliteli olması mümkün olmaz. Binlerce yıldır doğumdan hemen sonra sütün durup dururken aktığını gördük. Ama unutmayın, son bir iki yüzyıla kadar anne ile bebek hep bir arada idiler. Şimdi ise emzirme problemleri, mamalar var.

 

Sağduyuyu yeni baştan keşfediyoruz

Bebeğin tek ihtiyacı annesidir. Doğumda Fizyolojiyi bozmamalıyız.

Bu kadar basit.

Ancak doğumu bu şekilde basitleştirmek kültürel ve politik olarak maalesef çok zor. ”

Evet Dr. Odent, çok zor. Bakın siz 1960lardan beri uğraşıyorsunuz, aynı şeyleri söylüyorsunuz, hala duymayan var, hala anlamak istemeyen var. Umut verici olan, çabalarınız sayesinde yarım asır öncesine kadar olan doğumlara kıyasla bugün doğumlar çok daha güzel. Demek ki yarın da bugüne kıyasla doğumlar çok daha güzel olacak!

Öncelikle bahsettiğiniz gibi ilkel beynin engellenmeden çalışması için gerekli koşullar yaratılmalı. Bunun için öyle çok büyük masraflara gerek yok. Sedeften duvar kağıdı olması gerekmiyor etrafta, gerekmeyen alet edevat olmasın yeter!

Koşulları değiştirmede en büyük duvar kafalarımızın içinde ve ilk duvar “Ne gerek var bütün bunlara” sorusuyla başlıyor. “Kadınlar güzel güzel doğuruyorlar, nedir bu doğal doğum tantanası?” diyenlerin günümüz sezer yan oranlarını sorgulamaları gerekiyor. Fizyolojik bir süreç için %50ye varan ameliyat oranı olması yeterli bir cevaptır ne gerek olduğuna.

Binlerce yıl önce yeni bir canın gelişini kutlamak üzere yapılan bir ayindi doğum. Kadına tanrıça misali tapınıldığı bir olaydı. Yine çok önceleri Hipokrat ve Aristo sağlıkla ilgili süreçleri tüm detaylarıyla tasvir etmişlerdi, değil mi? Doğumun da her şeyini tarif etmişler ama ne acıdan ne de doğum ağrısını kesmekten bahsetmişler. İlginç değil mi? Unutmuş olabilirler mi? Ne zaman ki kadınlar toplumdaki saygınlıklarını kaybettiler ve doğum aşağılandı, kadınlar doğum için izole edildiler, işte o andan itibaren doğum problemlerin normalde olacağından daha çok ve sık yaşandığı ağrılı bir süreç haline geldi.

Modern tıbbın gelişmesiyle, özellikle asepsi/hijyen koşullarının düzeltilmesi ile doğum tekrar güvenli olmaya başladı. Hatta forceps ve sezeryanın geliştirilmesi ile doğum artık sorunlu olması halinde bile müdahale edilebilen bir süreç haline geldi. Gerektiğinde kullanıldığında tüm müdahaleler hayat kurtarıcıdır, bugünkü seviyede geliştirilmiş olmalarına seviniyoruz. Hatta müdahalelerin yapılabilirliği bugün güzel bir doğumun garantisidir. Kadın artık doğumda bir olumsuzluk gelişir mi diye korkmamalıdır, gelişirse müdahale edilir ve sorun çözülür

Tarihsel süreç içinde geliştirdiği her müdahale ile olumlu bir değişim yaptığını düşünen tıp camiası bir yerden sonra “ne kadar müdahale o kadar iyi”, ya da “müdahale etmezsem kötü olacak” yanılgısına düştü. Halbuki gerekmediği takdirde müdahale etmediği zaman, müdahale edecek bir şeyin de daha nadir geliştiğini görmek gerekir. Aç kalmayan gebe doğumda gücünü kaybetmiyor, suni sancı daha az gerekiyor. Suni sancı almayan, hareket edenin ağrısı hiç başlamıyor ve epidural istemiyor, epidural almayan gebe hareket ettiği için bebek daha çabuk doğru açıyı bulabiliyor, doğru pozisyonla ve yerçekimini kullanarak doğan bir bebek daha kolay geliyor ve epizyotomi ya da üstten yardım çok daha nadiren gereklileşiyor vs vs. . Bugün sorgulanmadan yapılan gereksiz uygulamalar öyle bir rutin oluşturuyor ki, “yapmasak mı?” demek bile kulağa tuhaf geliyor.

Doğumhaneleri doğumlar daha güvenli olsun diye yaptık. Ancak bugünün doğumhanesinde doğumun fizyolojik işleyişini bozan her şey var. Öncelikle mahremiyet hiç gözetilmiyor. Birçok kadın bir arada olabiliyor. Işık ve gürültü var. Gebeyi kendisine 3 sayfa soru sorarak doğumhaneye alıyor, doğum sürecinde “bilgilendirme” adı altında düşünmesine mecbur bıraktığımız konuşmalara zorluyoruz. Saatlerce NST cihazına bağlıyor, hareketini kısıtlıyor, aç ve yalnız bırakıyoruz. Muayene ederken ve doğum anında en mahrem bölgesine spot ışıklarla bakıyoruz, hem de gebeye yabancı birçok kişi birlikte. Eskisi gibi hakarete varan muameleleri artık görmesek de, kişiliğine ve tercihlerine saygısız davranıyoruz. Mesela bir cerrahi işlem yapmadan önce uzun uzun onam alınması gerektiğini biliyoruz. Oysaki gebe “epizyotomi istemiyorum derse, çoğu yerde “gerekip gerekmediğini benden iyi mi bileceksin” cevabı ile karşılaşıyor. Motive etme amaçlı da olsa söylediklerimizle “bebeğine zarar gelebilir” ve “dediğimizi yapmazsan bunun suçlusu sen olursun” mesajı veriyoruz. Doğduğunda bebeğin tek ihtiyacı annesi olduğu halde (kansızlığa yol açtığımızı görmeden) kordonu hemen kesip bebeği dünyanın en iyi kuvözü olan anne koynuna değil, ısıtıcının altına koyuveriyoruz. Annenin koynunda olsa 30 dakika içinde emmeye başlayacak bebeği önce 45 dakika ayrı bırakıyoruz, sonra da yaşanan emzirme güçlüklerini yadırgıyoruz. Sanki ölçüleri 1 saatte değişecekmiş gibi hemen oracıkta tartmamız gerekiyor. K vitamini ve göz damlası uygulaması ayrı bir tartışma. Böyle bir yere doğurmamahane demek daha doğru olmalı.

Sistem öyle tuhaf işliyor ki, Hypnobirthing Enstitüsünden Sherry Gilbert’in kongrede dediği gibi:Bebeğimize doğumunda iyi annelik yapmak için uğraşmayı bırakmışız, doktorumuza/ebemize iyi “hasta” olabilmek için çaba gösteriyoruz. Onların takvimine uygun zamanda doğurmak için doğumu başlatmayı ya da hızlandırmayı kabul ediyor, onların beli ağrımasın diye yer çekimi avantajını kullanamadığımız ve bizi çok zorlayan bir pozisyonda doğurmaya çalışıyoruz.”

Her ne kadar Dr. Odent doğumda gebenin hiç kimseye ihtiyacı olmadığını söylese de bu konuşmasında bahsettiği optimum koşullar sağlanırsa geçerlidir. Bu koşullardan çok uzak olduğumuz gerçeğinin üzerine bir de bizim gebelerimiz yabancı bir ortamda yalnız bırakılmaktalar. Eşi de olsa, doulası da olsa, oradaki temizlik görevlisi bile olsa birinin onu kesintisiz desteklemesine çok ihtiyacı var bizim gebelerimizin. Bu oksitosinin salınması için gerekli ortamın oluşturulmasında bugün elzem görünüyor.

Doğum fizyolojisi gereği aslında ne kadar kendiliğin ve istemsiz bir vücut işlevi olsa da, bu deneyim günümüzde maalesef kendiliğinden olamamakta. Doğumuna yeterli ve iyi bir bakış açısıyla hazırlanmış bir gebe, doğum yaptığı yerde fizyolojiye saygılı koşullar gerektiğini biliyordur. Ve yine biliyordur ki, günümüz doğumhanesi fizyolojiye aykırı çalışıyor. Yani gebenin ortamın sessiz, sakin, sıcak, loş ve mahrem olması için kendi çaba göstermesi gerekiyor. Bu durum “doğal” doğumun neden “kendiliğinden” olamadığını açıklıyor. Bunları madem biz yaratamıyoruz gebelerimize, onların kendileri öğrenmeleri ve sağlık hizmeti sunucularından talep etmeleri gerekiyor. Bunun için de doğuma kendilerini ciddi bir şekilde hazırlamaları gerekiyor.

Doğuma hazırlanmış bir gebe kendi bebeğinin doğumunda tek yetkilinin kendisi olduğunu biliyor. Bu kadın için müthiş bir güçlendiricidir. Bu bilinç ve özgüvenle kendi bedeninde bir insana can verme eylemine vesile olarak doğururken adeta tanrıçalaştığını kendi de görecektir.

Evet, kadınlarımız doğuma hazırlanmadan da bir şekilde doğum yapmaktalar. Ancak kaç gebemiz doğumdan kendini tanrıça gibi hissederek çıkıyor? Tersine azımsanamayacak bir kısmı psikolojik olarak travmatize oluyor. Anne ve bebek fiziken sağ ve sağlıklılar, bu nedenle sosyal olarak doğumda yaşadıklarından şikayet etme hakları bile yok.

Doğal doğumcu kişi doğumun doğal, sağlıklı, fizyolojik bir süreç olduğunu kavramış kişidir. Doğum bıraksanız kendiliğinden gerçekleşir. Bıraksanız, bırakmayı bilseniz.

Ebe ve doktorların görevi bu süreçte bir aksaklık olup olmadığını, süreci sekteye uğratmadan  takip etmek ve aksama varsa gerekli müdahaleyi yapmaktır.

Doğal doğumu savunmak kadınları vajinal doğuma zorlamak demek değildir.

Doğal doğumcu sadece doğumun fizyolojiye saygılı yürümesi için elinden geleni yapan, sonra doğumu doğal sürecine bırakan ve gerekmedikçe bir şey yapmamayı becerendir.

Doğal doğumcu günümüzde çıkar için bunu yapan değildir. Tam tersine geleceğin sevme kapasitesi yüksek bireylerinin ancak doğal doğumla mümkün olduğunu bilen ve bunun için herkesten daha fazla çalışan kişidir. Bunu görmeyenlerin gözlerinde doğal doğum zordur. Ama elbet bir gün herkes bu müziği duyacak ve dans etmeye başlayacaklardır.

Op.Dr.Semra Özer

 

1)Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı ve Keşkesiz Doğuma Hazırlık Eğitmeni, Mayıs 2013

 

2) Dr. Michel Odent, 1930 doğumlu Fransız doktor. Doğal doğum akımına katkıları ve suda doğumu desteklemesi ile tanınmıştır. “Doğumun yeniden doğuşu”(Birth Reborn), “Çiftçi ve Kadındoğumcu” (The Farmer and the Obstetrician), “Sezaryen”( The Caesarean) bazı kitaplarıdır.

 

3) Friedrich Nietzsche

0212 240 5935 - 0531 258 5198 (10.00 -18.00)

Valikonağı Cad. Sezai Selek Sok. Nevide Apt. No:22/4 Nişantaşı / İstanbul

İLETİŞİM FORMU

FacebookTwitterInstagram
© 2013-2017 İstanbul Doğum Akademisi Tüm Hakları Saklıdır.
Ceviz Bilişim